Yaşlı Adam ve Deniz

TOLKSEN Kitap Kulübü olarak, Nobel ödüllü yazarlar arasından yaptığımız oylama sonucunda Amerikalı romancı, kısa öykü yazarı ve gazeteci Ernest Miller Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı eserini seçtik. Kitaba ilişkin değerlendirmelerimizi paylaşmak üzere 22 Eylül 2026 tarihinde geniş bir katılımla bir araya geldik.

Yaşlı Adam ve Deniz, oldukça kısa ve sade bir hikâye anlatmasına rağmen, bittikten sonra üzerine uzun uzun düşündüren ve birlikte ilginç çıkarımlar yapmamızı sağlayan bir kitap oldu. Yüzeyde, uzun süredir balık tutamayan yaşlı bir balıkçının denize açılmasını ve büyük bir balığın peşinden gitmesini konu alıyor. Ancak gerçekleştirdiğimiz uzun sohbet, bu sade hikâyenin herkesi farklı noktalardan düşünmeye yönelten güçlü bir derinliğe sahip olduğunu ortaya koydu.

Bu da bize Hemingway’in anlatımıyla özdeşleşen “buzdağı” benzetmesinin ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Buzdağının yalnızca küçük bir kısmı suyun üzerinde görünür; asıl büyük kısmı ise suyun altındadır. Yaşlı Adam ve Deniz de biraz böyledir. Görünürdeki hikâye son derece basittir: Yaşlı bir balıkçı büyük bir balığın peşinden gider, onu yakalar ve dönüş yolunda kaybeder. Fakat yüzeyin altında çok daha fazlası vardır: yaşlanmak, yalnızlık, gurur, insanın kendini kanıtlama ihtiyacı, doğayla kurduğu ilişki, sınırlarını aşma arzusu, yenilgi ve umut…

Kitap, balıkçı ile küçük bir çocuğun, yani Santiago ile Manolin’in ilişkisini anlatarak başlar. Sonrasında Santiago denizde tek başına olsa da bu ilişki onun zihninde varlığını sürdürür. Aslında ikiside hayatın iki ayrı ucundadır: Biri yolun başında, diğeri ise sonuna yaklaşmaktadır. Bana göre her ikisi de diğerinde kendi hayatında eksik olan bir şeyi bulur. Manolin, ailesiyle ilişkisinde bulamadığı yakınlığı, ilgiyi ve anlaşılma duygusunu Santiago’da bulurken; yalnız yaşayan Santiago da çocuğun sevgisi ve ilgisiyle kendi yalnızlığını bir ölçüde giderir. Bu nedenle aralarındaki bağ, tek taraflı bir ihtiyaç ya da hayranlıktan öte, karşılıklı bir tamamlanma hâline dönüşür.

Daha sonra Santiago ile balık arasındaki serüven başlar. Santiago bu süreçte yalnızca balıkla değil; doğayla, kendi bedeniyle, yalnızlıkla, yaşlılıkla ve başarısız sayılma duygusuyla da mücadele eder. Büyük balık, bütün bu mücadelelerin görünür hâle geldiği bir hedefe dönüşür. Santiago, balığı yenmeye çalışırken âdeta kendi sınırlarını da öğrenmeye çalışır. Balığın büyüklüğü, onun verdiği mücadeleyi de büyütür.

Ancak Santiago, balığı yakalama hedefine öylesine odaklanır ki zaman ve mekân algısı giderek zayıflar; bu yoğun odaklanma bir tür algı körlüğüne dönüşür. Burada günlük yaşamımızdaki hırslara yönelik bir gönderme olduğunu da düşünebiliriz. Bazen belirli isteklerin peşine öylesine düşeriz ki uğruna harcadığımız zamanı ve bu hırsın bizden alıp götürdüklerini fark edemeyiz. Ulaşmak istediğimiz hedef, zamanla bizi tüketen bir şeye; hatta bir bakıma kendi düşmanımıza dönüşebilir.

Bu yönüyle kitabın evreni, hayatın bir yansıması olarak da okunabilir: Deniz hayatımızı, kayık bize ayrılan zamanı, balık ulaşmak istediğimiz hedefleri ve çocuk ise bütün bu koşuşturma içinde kendimize göstermeyi unuttuğumuz öz şefkati temsil ediyor olabilir mi?

Üyemizden G.Ş.

Scroll to Top